Çocuklu Hayat

Çocuklu Hayat

26 Ekim 2017 Perşembe

Ben Çocukken... (Sonbahar)


Ben çocukken sonbaharın hüzünlü bir mevsim olduğunu bilmezdim. Çocukken mevsimlerin çok bir önemi yoktu ki zaten. Güneş açar oynardık, yağmur yağar kaçardık :) Zaten çocukların en büyük zevki nedir ki amacımız sınırsız hayal dünyamızla oyun oynamak, mevsimin değişmesi oyun kıyafetlerimizin inceliğini kalınlığını değiştirirdi sadece. 80'lerde çocuk olmak güzeldi yaa... Mahalle çocuklarıydık bizler o zamanlar apartmanda yaşayan çocuklara çok özenirdik. Belki de onlar da bize özeniyordu.  

Yaz bitip sonbahar geldiğinde hem havalar daha erken kararırdı, hem de hava yağışlı veya soğuk olduğu için sokakta daha az oyun oynayabilirdik. Haliyle kışın habercisi olan bu mevsim bizim tarafımızdan çok da sevilmezdi. Annemin "ceketini giiiiyyyy üşüteceksin!!! Yeleğini giiiyyyy bak hasta olursun, kusarsıınnnn sonra midem bulanıyor deme bana" diye seslenişleri kulağımda çınlıyor. Niye önemsemez niye duymazlıktan gelip giymezmişim ki, çocuk aklı işte... Şu yaşımda çocuk aklının nasıl çalıştığını anlamak isterdim doğrusu. O zamanlar da keşke şunu anlayabilseydim; annem neden yazın ortasında ceketini giy demezdi de sonbaharın sinsi rüzgarlarına karşı şapkanı giy kulakların ağrır gece uyuyamazsın diye uyarırdı beni. Çünkü anneler bilir onlar evlatları için en doğru olan herşeyi bilir. Kutsal anne gücü diye bişey var yahu :)

Sonbaharda akşam üzerileri serttir. Bir yandan güneş batmak için veda eder, diğer taraftan poyraz esmeye başlar. Çocukluk işte "hayır üşümüyorum ben" derdik ama annemin direte direte giydirdiği o ceketlerin beni sıcacık sarıvermesi, hem vücudumuzu ısıtırdı hem de iyi ki annem var, iyi ki vermiş ceketimi diye düşünür yüreğimizi de ısıtırdı anne sevgisi, şefkati...

O ayazda oyun oynamak daha mı keyifliydi ne? Kızaran burnumuz ve buz tutan ellerimizle, odaların soğuğu kırılsın diye yakılan sobaların yanında alırdık soluğu. O ayaz çocuk bedenimizi o kadar hırpalamış olurdu ki sobanın yanına büzüşen kedi misali yorgunluktan uyur kalırdık. Uğraş ki kaldırasın sonra bizi :)) Ruhumuzu oyunla doyurduğumuz koca bir günün akşamında yemek yemeden uyuyakalmak hiç dokunmazdı bize...

İşte biz o zamanların ruhunu sokak oyunlarıyla doyuran, koca yürekli asi çocuklarıydık...
Devamını Oku »

23 Ekim 2017 Pazartesi

Bu Aralar Biz...

Canım Blog, gel şöyle sana bi sarılayım modundayım :D Yazmanın benim için bu kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu bloğumdan uzak kaldığım 1 ay içerisinde daha iyi anladım. Bloğa yazmak iyi geliyor bana içimi dökmek gibi ya da tecrübe ettiğim bazı bilgileri paylaşmak ve daha fazla insana ulaşmasını sağlamak belki de beni mutlu eden. Blogdan uzak kalmak; eski bir dostunla uzun süredir dertleşememek gibi bişey. Aman aman Allah muhabbetimizi bozmasıın canım blog :)

Peki ayrı kaldığımız bu sürede neler yaptım? Ekim ayı benim için sağlık problemlerimle dolu geçti. Göz kapağımın üstünde çıkan minicik bir arpacık başıma ne işler açtı bir bilseniz. Arpacık dediğim hani şu halk arasında it dirseği denilen bir nevi iltihabi bir sivilce. Çoğunuzun gözünde çıkmıştır belki de hani ufak ufak batar gözünün alt veya üstünde çıkar ve bir kaç gün içinde kendiliğinden iyileşir. İşte ben de öyle hafife alıp, batması da geçince bana rahatsızlık da vermeyince salıverdim onu kendi haline. Meğerse bizim arpacık sinsi sinsi planlar yapıp içten içe büyüyüp serpilmeye başlamış :) Aaa sonra bi baktım göz kapağımın üstünde mercimek kadar bi şişlik... Gittiğim üç doktor da ameliyat deyince el mecbur yattım sedyeye. Ben çevremdekilere ameliyat olucam deyince eşim benimle az dalga geçmedi tabi. Sanki göz nakli olacaksın diye :)) O dalgasını geçe dursun ciddi ciddi ameliyathaneye girip lokal olarak gözümü uyuşturdular, bildiğin kesip iltihabı aldılar. Belki 10 dakika sürdü ama ameliyat ameliyattır canım. Sonuçta sezeryan olduğun zamanda 10 dakika içinde çocuğu almış oluyorlar o da mı basit yani ;) Tabi operasyondan sonra da kremiydi damlasıydı derken iş yerindeki işlerimi bile zor yaptım gözümün yaşarmasından öyle olunca da bloğuma girip uzaktan bakıp bakıp çıktım hep... Ama bu da hem benim kulağıma küpe olsun, hem de sizin aklınızda bulunsun, arpacık çıkarsa geçse bile bi doktora kontrol ettirin  ya da baktınız iyileşme süresi uzuyor yine bir doktora gidin ilk aşamada gidilince damlayla tedavisi mümkünmüş çünkü ;)

Tam iyileştim derken ağır bi gribe yakalandım. Aldı aldı yere çarptı aman aman a dostlar dikkat edin. Bu salgın yakalayınca kolay kolay bırakmıyor da... Sinüzitti, baş ağrısıydı derken bu ay ne kitap okuyabildim adamakıllı ne blog yazabildim... Tabi bütün bunlar benim boş vaktimde yaptığım işler olunca yazmadım, okumadım oldu bitti. Annelik, öyle bir makam ki ne hastalık dinliyor ne bahane... Yatıp dinlenmeyince de geçmiyor işte. Şükür ki migren ağrımı saymazsak ki onunla yaşamaya alıştım artık bugün daha iyiyim. Allah dermansız dert vermesin. Dert verip de derman aratmasın...(Çok çok aminnnn)

İş yerinde ardı ardına kaç denetleme geçirdik hatırlayamıyorum. Hastalığın içinde bir de sürekli rapor hazırlamak da yordu beni. Okulların açılması da bu yoğunluğu ikiye katladı tabi. İşten eve git yemekti, toplamaktı derken Görkem'in ödev kontrolü var, günlük ders çalışır gibi ona bakmak zorunda kalıyorum. 4. sınıf olunca dersler arttı, sağolsun devlet büyüklerimiz yine müfredatı ve ölçme-değerlendirme yöntemlerini de değiştirince deneme tahtasına dönen çocuklarımıza bunun izahı biraz zor oluyor. En basitinden el yazısı mevzusu iyi mi şimdi de düz yazıya döndüler. Çocuk gelmiş 4. sınıfa sanki yeniden yazmayı öğreniyor gibi bir de düz yazıya alışmaya çalışıyor... Hey Allah'ım gel de kızma!!! 

  
En son üniversitede bu kadar ciddi ciddi resim yapıp, özenle boyuyordum. İnstagramdan beni takip eden arkadaşlar bilir, her gün yapamasam da çizdiğim sürece oradan paylaşıyorum. Bazen ingilizce bir kelime yazıp onun resmini yazıyorum bazen de günaydın mesajlı kağıtlarla ders kitabının arasına koyduğum bu küçük notlar Görkem'in mutluluk sebebi oluyor. Çocuklarıma olumlu ya da olumsuz bir davranışta bulunacağımda sık sık empati kuruyorum. Çok da faydasını görüyorum. Ben çocukken annem bana böyle notlar yapsaydı inanılmaz mutlu olurdum. O gün ilk ders kitabını ne büyük heyecanla açardım kim bilir... Bi düşünsenize güzel olmazmıydı? Anneniz evde ama onun elinden çizilmiş bir resim ve yüreğinden dökülen sıcacık anne sözleri...
Malum sonbahardayız, turşu kurmanın tam da zamanı. Evde ki turşu yapma maceramızı işten güçten fotoğraflayamamışım. Onur'un okulda kurduğu turşu fotosuyla yetinelim bari. Ayyy o kornişonlar yok mu? Ne kirliymiş yıka yıka arınmadı. Amaaan aman dostlar bir de çok gübre ve ilaç varmış onlarda hoooşşş ne de yok ki ama iyice yıkamak önem arz ediyor. Sirkeli sularla yıka yıka kafa yaptı sirke bana :))) Yıkamaktan derbeder düşen ben turşularım oluşumunu tamamlayınca hepsinin önünde saygıyla eğilerek yiyeceğim :))) O kadar yani...

Bir de son olarak şunu da duyurup kaçayım. İnstagram hesabımda bir çekiliş düzenledim. Bunu ara ara yapacağım. Aslında fikrin bir çıkış noktası var tabi. Yaklaşık 1 aydır kuzenimin kitapkurdu oğlu benim kitaplığımdan düzenli olarak üçer kitap götürüp, okuyor. Kütüphane gibi oluyor yani sonra getiriyor yenilerini veriyorum. götürüp okudukları üzerine sohbet ediyoruz falan. Şimdiye kadar önerdiğim kitapların hepsini çok beğenmiş ve onun iştahla okuması inanılmaz mutlu ediyor beni. Okumayı seven çocuk candır can ♥ İşte bu çekilişteki amacım da çok sevdiğim çocuk kitabı yazarı rahmetli Roald Dahl'ın birbirinden eğlenceli kitaplarıyla daha fazla çocuğu tanıştırmak ve diğer çocuk kitaplarından da en beğendiğim kitapları yine aynı şekilde kitap okumayı sevmeyen çocuklara tanıtarak kitap sevgisini aşılamak. İnstagram üzerinden de takip etmek isteyen arkadaşlar bana 2cocukluhayat adıyla ulaşabilir. 

Ah canım blog seni ve buradaki komşu bloggerları ne çok özlemişim. E ben gidip biraz komşu ziyareti yapayım. Şimdilik kal sağlıcakla... 
Devamını Oku »

21 Eylül 2017 Perşembe

Unutma Beni Apartmanı - Nermin Yıldırım

''Hayatını hayalet yazar olarak sürdüren kırk üç yaşındaki Süreyya'nın o güne dek hiç görmediği annesinin birgün ansızın telefonda duymasıyla başlıyor "Unutma Beni Apartmanı". Bu beklenmedik telefonla birlikte, ömrü boyunca kendisinden vazgeçenleri, kendi vazgeçtiklerini, kaçırdığı fırsatları, kuramadığı yakınlıkları, kısacası yeryüzünde bir yer arayarak ama bulduğu her yerden de hızla kaçarak yaşadığı hayatı gözden geçiriyor Süreyya."

Böyle diyordu arka kapakta... Her anne sözcüğü gördüğü yere yapışan bendeniz, acaba kaybettiğim annemden bir koku, bir hatıra, bir gülümseme belirir mi yüzümde beklentisiyle almıştım bu kitabı. Hatta özellikle de tatilde okumak istediğim için de bir süre beklettim. Daha önce Nermin Yıldırım'ın "Unutma Dersleri"ni okuyup, diline anlatımına hayran kaldığım için bu kitabını da okumak istedim. Yazarın çok farklı bir dili ve olayları anlatış sırası var. Aslında bir roman okumak için niyetleniyorsunuz ama olayların örgüsünü öyle büyük bir ustalıkla işlemiş ki roman içinde roman okumuş gibi hissetmeniz doğal. Bir de şunu eklemek istiyorum bu kadının kitabını öyle birkaç kelimeyle yorumlamak pek mümkün değil. Uzun uzun cümlelerden ve laf ebeliğinden hoşlanmıyorsanız bu kitap size göre değil. Yok ben severim evrilmiş çevrilmiş cümleleri diyorsanız anlamak için beyninizi biraz çalıştırmanız gerekecek ve bu kitabın tam da size göre olduğunu düşüneceksiniz ;)

Romanımızın baş kahramanı Süreyya'yı henüz bebekken bırakıp giden annesinin ardından babaannesi büyütür. Babannesinin ölümüyle de yapayalnız kalan Süreyya, gerekmedikçe kimseyle samimi olmadan, sınırları içerisindeki dünyasına kimseyi sokmadan yaşayan birisine dönüşür. Süreyya'nın en başarılı olduğu alan yazı yazmak ve kendisini en iyi ifade ettiği yol bu, fakat amacı ünlü bir yazar olmak falan değil. Niyeti yalnızca içindekileri kağıda dökmek olduğu için hatta yazdıklarını çöpe atmayı bile düşünen birisi olan çılgın kişilik Süreyya, N.Y. isimli zengin, şımarık bir kıza satıyor yazdığı kitaplarını.. Yaşadığı evi, ülkeyi, hayatındaki insanları, dostlukları acımasızca değişen Süreyya'nın bir seyahat sırasında deliler gibi aşık olduğu adam Marcel için Barcelona'ya taşınıp evlenmesi, ardında bıraktıkları ve daha pek çok süpriz içeriyor. Aslında bu kitap hiçbir yere, hiç kimseye ait olamayan özgür ruhlu kadın Süreyya'nın öyküsü. 

Nermin Yıldırım, aile içi kopuklukları, çocuk istismarını ve çoğu zaman kalabalıklar içinde yaşadığımız yalnızlığı Süreyya'nın dilinden çok başarılı şekilde anlatılırken, diğer taraftan da 12 Eylül dönemini kendi bakış açısıyla yansıtıyor. Kısacası bu kitabın tek bir olayı yok. Olaylar ağı var adeta...

Dili, anlatımı, olayları herşeyi etkleyici ama sonu hiç bekletiğim gibi olmadı. Aslında bir beklentim de yoktu da bu kadar olaylar arasında bağ kurup, incelikle onları anlatıp, çözümleyen bir yazara yakışmayan yani en azından beni tatmin etmeyen bir son olmuş. O nedenle sükutu hayale uğradım. Kısacası okuduğum ilk kitabındaki lezzeti bulamadım. Bu sebepten ötürü üzülerek "Unutma Beni Apartmanı" benden geçer not alamadı :((

Bol kitaplı günleriniz olsun dostlar!
Sağlıcakla Kalın...
Devamını Oku »

15 Eylül 2017 Cuma

Sünnetle İlgili Dikkat Edilmesi Gerekenler

Bizim sünnet işi biraz gecikti yok ya da bana öyle geliyor. Çoğu anne - baba bebek doğar doğmaz hallediyor bu sünnet işini. Görkem doğduğunda zaten sarılık problemi, acemi ebeveynlik, pimpiriklenme gibi faktörleri de ekleyince bir de üstüne sünnetle uğraşamadık. Çünkü o zamanlar sarılık olan tek bebek benimkiymiş gibi davranıp üstüne lohusalık duygusallığını da ekleyip fototerapiye girdiği için ağlayan bir ben vardı :))

Aslında 7 yada 8 yaş düşünüyorduk. Arkasından da sünnet düğününü yapacaktık. Benim için çok kıymetli olan yiğenim düğünde olamayacağı için bir daha ki seneye düğünü erteledik. Bari fiili sünnet olayını halledelim dedik artık. Bayram öncesi tatil programımız vardı onu da bitirip bayramdan hemen önceki pazartesi yaptırayım dedim. Peki bunu neye dayanarak dedim. Eşim de dahil tanıdığım herkes yok canım abartma iki gün sonra geçer bişeyi kalmaz deyince bayram öncesi cesaret ettim. Cahil cesareti de diyebiliriz biz buna :)) Siz siz olun abartın sevgili anneler çünkü hemencecik iyileşmiyor. Tamam belki rahat hareket edebiliyor ama dilediği kıyafeti giyemiyor. 

Zor mu oldu? Evet... Ama bizim kolaylaştıran çok sebebimiz vardı. Abim, yiğenim, eşim ve ben gittik. Hem de öyle hastane ortamında değil. Eskiden beri tanıdığımız aile doktorumuzun muayenehanesinde yaptırdık. Zaten herşey uyuşturucu iğneleri vurana kadar ondan sonra bişey hissetmediği için gerisi gırgır şamatayla devam edip, gayet rahat bir şekilde tamamlandı, yürüyerek çıktı doktordan. Tek ihtiyacınız ve vazgeçilmeziniz sünnet kilodu olacak :) Sünnet yaptırmayı düşünenler için inanın yazdıklarım çok kıymetli keşke ben de bu konuda bu kadar samimiyetle yazılmış bana yol gösterici bir yazı okusaymışım (evet burada yazar bildiğin kendini övüyor hatta "canım kendim" diyor burada kendine :))) neyse konumuza dönecek olursak. Sünnet kilodunu tam çocuğunuzun yaşına göre değil de biraz büyük alın. Eğer ki tam yaşına göre alırsanız önünde bulunan plastik baldırlarının iç tarafına değdiği için kabartıyor orayı, ayrıca yatarken plastik biraz küçük olduğundan pipiye dokunuyor o zaman da uyuyamıyor. İki sünnet kilotu almanızı şiddetle öneririm. Haliyle pipiye krem sürülüyor falan o da iç çamaşırını kirletiyor. Özellikle bu dönemde enfeksiyon olmaması için hijyen daha önemli olduğundan mütevellit yedekli olmak sizin için rahat oluyor. Tabi bizimkinin biri tam yaşına göre olduğu için çok rahat kullanamadı. Büyük olanı yıkadım, ütüyle kuruttum, nemli kalınca da saç kurutma makinesiyle iyice kurutup giydirdim. Annelerde çareler tükenmez!

2-3 gün boyunca şişliği geçmedi. Ufak tefek ters hareket etmesinden kaynaklı kanaması oldu. Tam 3 gece hiç rahat uyuyamadı hatta ilk gün 3 saat uyudu. 4-5 saatte bir ağrı kesiciyle biraz ağrısını dindirdik. Anlayacağınız yattık kalktık pipinin derdine düştük :))) 2-3 gün sonra banyo yapabilir dedi doktorumuz. 1 hafta sonra yaptı bizim beyefendi öyle tercih etti. Benim en çok korktuğum çişini zor yapmasıydı. Neyse ki öyle olmadı. her çişten sonra steril suyla pamukla yıkadık. Sabah akşam kremini sürdük. 13 günde falan tam anlamıyla iyileşti diyebilirim.

İşte böyle hayırlısıyla kafama takılan bu işi de okullar açılmadan sonuca kavuşturduk. Allah izin verirse canımın içi yiğenim de aramıza katılınca şöyle gönlümüze göre çalgılı çengili bir düğün yapalım inşallah. Şimdilik oldu da bitti maşallah dedik. Allah damatlığını da göstersin evlat ♥
Sağlıcakla kalın...
Devamını Oku »

6 Eylül 2017 Çarşamba

Yaz Tatili de Uçtu Gitti Ellerimizden...

Herkese merhabalar,
Efendim yazıma kısa bir serzenişle başlamazsan valla hatrım kalır yok hatrım değil bildiğin içimde kalır ee benim içimde dert olacağına varsın onlara olumsuz reklam yapayım :D Tatil bitti, bayram bitti ben de bittim dermişim yok şaka şaka henüz işe dönemedim diyecektim ;-) sağolsun kreş yöneticileri kafalarına göre okulu kapatıp tatil yaptıkları için biz çalışan anneleri pek düşünmemişler. Pat bi mesaj bayram sonu kapalıyız oldu canım herkes size göre ayarlasın kendini. Mecburen onlara göre ayarladık tabi kendimizi anlayacağınız zaten minnacık kalan yıllık iznimin birazını da bu hafta kullanıyorum. Ne yapalım iki afacanla evde olmak da güzelmiş ;-)
Sonunda biz de denizli havuzlu tatilimizi yaptık muradımıza erdik. Bu yıl diğer yıllara göre bir tık daha rahattık. Onur'un krizleri biraz daha azaldığından daha laftan sözden anlar hale geldiğinden bize pek zararı olmadı. Havuzdan hiç çıkmadı, balık gibi sürekli yüzdü. Zaman zaman da mini clupte vakit geçirdi. Görkem de kaydıraklı havuzda yüzdü hep çok çabuk kaynaşıp arkadaş buldu. Onlarla oynamaktan gündüzleri bizim yanımıza çok az geldi. Ben de bol bol kitap okudum. Allah'ım ne büyük saadet!!! :D (maşallah diyelim nazar değmesin)
Ben çok gözlem yaparım özellikle anne-baba-çocuk ilişkilerini şunu bir kez daha teyit ettim. ''Bir çocuğa kardeş şart!'' tatil boyunca gerek yüzerken gerekse yemeklerde annelerin çocuklarına davranışlarından bile belli oluyor tek çocuk oldukları. Aman çocuğum dur sütünü getireyim bekle çocuğum tostunu yapıyım yahu bıraksana kadın çocuk ben kadar var fiziki olarak yani. Bırak kendi kahvaltısını kendisi alsın ki kolaylıkla alabilir buna müsait yani ortam. Bu kadar korumacı olmak üzerine titremek esasında çocuklara zarar veriyor. Onlara hayatı yanlış tanıtıyor. Hayat her zaman armut piş ağzıma düş tarzında olmayacak ve bunu daha küçükken öğrenmeye başlarlar yani kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için yüreklendirirsek esas işte o zaman onlara yardımcı olmuş oluruz. Her yiğidin yoğurt yemesi farklı olur derler ya işte annelik de öyle herkes karakterine göre çocuk yetiştiriyor. Lakin genel geçer kurallar var. Hiç kimse bu kadar korumacı olma bu kadar yapma demiyor bu tür annelere zihnim almıyor açıkçası. 

Hayat o kadar acımasız ki prens/prensesler gibi yaşarken bir bakmışsınız anne-babanızı kaybetmişsiniz ve hayatınız tepe taklak olmuş. Duam şudur ki Allah kimsenin evladını hiç kimseye bırakmasın. Her ana - baba evladını kendisi büyütsün... Çok zor çok :-( Çevremizden sürekli duyuyoruz acı haberler alıyoruz. Trafik kazaları oluyor geri de minicik evlatlar kalıyor. Yüreğim dayanmıyor. Bahse konu evlatsa, annelikse dayanmıyor yürek... Allah acılarını göstermesin. Neyse konudan konuya atladık işte böyle eylül ayını getirdik ve koskoca bir yazı bitirdik... 
Madem kızıldereli olduk. Yazıma bir kızıldereli atasözüyle son vereyim ;-)
''Yeryüzü bize atalarımızdan miras kalmadı, onu çocuklarımızdan ödünç aldık...''
Devamını Oku »

22 Ağustos 2017 Salı

Bülbül - Kristin Hannah

Hannah hep merak ettiğim bir yazardı. Geçtiğimiz aylarda ilk kez bir kitabını okuma fırsatım olmuştu. Ateşböceği yolu'yla ilgili de fikir edinmek isterseniz ona da bağlantıdan ulaşabilirsiniz. Yazarın ikinci kitabını da okuyunca dili hakkında düşüncelerim daha da belirginleşti. Ateşböceği yolunda olduğu gibi olaylar başlarda biraz yavaş ilerliyor. Aynı hisleri ilkinde de bunda da yaşadım. Neredeyse böyle elimden bırakmak isteyecek kıvama geliyorum. Mesela bu kitapta ilk 180 sayfa çok durağan daha çok karakterlerin yaşamlarından falan bahsediyor. Elbette bahsedilmesi gerekiyor. Ama anlatırken fazla ayrıntı, çokça betimlemeler biraz sıkıyor. Lakin o 180 sayfadan sonra tabiri caizse kitap gümbür gümbür geliyor ve ilerliyor. Öyle ki işi gücü bıraktım hafta sonu kitabın sonunu görmek için sabırsızlandım. Konusundan spoiler vermeden birazcık bahsedecek olursam, umarım bu kadar güzel bir kurgunun ışığını basit cümlelerle gölgelemem. 

II. Dünya Savaşı sırasında Fransa'da yaşayan iki kız kardeş, anneleri öldükten sonra babaları tarafından da terk ediliyor. İtaatkar abla Viann ve asi kız kardeş İsabelle'nın savaşın içinde iki farklı yerde verdikleri mücadeleyi en ince ayrıntılarıyla anlatılıyor. İsabelle direnişe katılmak isteyince ablası Viann'ı küçük kızıyla birlikte tek başlarına bırakıyor.  Eşi de savaşa giden Viann'ın evi önemli geçiş yerlerinin kilit noktasında bulunduğu için evine bir Alman yüzbaşı yerleşiyor. Gittikçe zorlaşan yaşam koşulları içinde yiyecek almak bile karnelerle sağlanırken, çocukların, kadınların özellikle yahudi halkına zulmü bütün ayrıntılarıyla işleniyor. Yahudilerin sınır dışı edileceğini öğrenen Viann, en yakın arkadaşı Rachell'i saklamak, korumak için elinden geleni yapsa da onları bekleyen sürprizler yüreklerini dağlıyor. Diğer tarafta İsabelle savaşın karanlık sokaklarında tehlikeden tehlikeye koşarken aşksız olmaz tabi ve kendisi gibi direnişçi bir gence aşık oluyor. Bir araya gelmelerinin imkansız olduğunu düşünseler de aşklarından vazgeçmiyorlar. Minnacık bir spoiler ;) kitabın bölümleri savaşın olduğu zaman ve 1995 yılı olarak anlatılıyor. 

Yukarıda da belirttiğim gibi ilk başta yavaş ilerleyen olaylar sonrasında öyle bir sarmalıyor ki adeta bir film izliyormuş gibi hissettiriyor. Savaşın en mağdurları kimdir? Çocuklar... İşte işin içine çocuklarla ilgili olaylar giriyorsa ucunda da annelik varsa varın gerisini siz düşünün. Kitabın yazar yorumlarında da yazdığı gibi özellikle bazı yerlerinde artık ne kadar kendimi kaptırdıysam hüngür hüngür salya sümük ağladım ☺ Bu kadar yüreği sızlatan kitapları okumayı çok tercih etmiyorum. Son yıllarda ben acıklı film ve dizi bile izlemiyorum. Yüreğim dayanmıyor :(

Ve olmazsa olmazım kitaptan alıntı cümleler : 

''Sevgi nefretten güçlü olmalı yoksa bir geleceğimiz olmaz.''

''Aşkta kim olmak istediğimizi, savaştaysa kim olduğumuzu keşfederiz.''

''Önemli olan kaybettiklerim değil, hatıralarım...Yaralar iyileşir. Sevgi yaşar.''

Savaştaki zulüm, acı, nefret, güç kadar sevmenin sevilmenin  de yoğun olarak işlendiği keyifle okuduğum bu kitabı sizlere de gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. 

Size keyifli okumalar bana iyi tatiller... 
Devamını Oku »