Çocuklu Hayat

Çocuklu Hayat

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Unutma Dersleri - Nermin YILDIRIM


İşlerim yoğu  olunca ne yazmak için ne de diğer blogları okumak için girme fırsatım olmadı. Peki bu arada kitap okuyabildim mi? Ehh işte.. Bu süre içerisindeki tek kazancım inanılmaz bir yazarın kitabıyla tanışmış olmam. 

Evet Nermin Yıldırım'dan bahsediyorum. Bu kadın insansa ben neyim ya da ben insansam o doğa üstü bir varlık olmalı diye düşündüğüm nadir yazarlardan birisi. "Unutma dersleri" ne zamandır aklımda olan onu okumadığım için de sürekli bir eksiklik hissettiğim bir kitaptı. Yazar öyle bir kurgulamış ki hiç öyle düşünmemiştim diye düşündüm okurken. 

Eşini aldatan bir kadın...Sevgilisi tarafından terk edilen yine aynı kadın...Ve o kadın, hem eşinin aldatmanın pişmanlığını hem de sevgilisi tarafından terk edilmenin acısını birlikte taşıyor. Böyle bir durumda trajik bir hikaye okumayı bekleriz değil mi? Yer yer trajedi de var ama yazarın öyle özel bir dili var ki zaman zaman baş kahramanı Feribe'nin ağzında bir yandan eğleniyor, diğer yandan hüzünleniyoruz.

Yazar unutma derslerini tamamıyla psikolojik bir zemine oturtmuş. Aşk acısından kurtulmak için gittiği mazi imha merkezinde hafızasından bu olayın tamamen silinmesini bekleyen Feribe, mazisiyle yaşamayı öğretmeyi amaçlayan bir ders programı ile karşılaşıyor. Romanın mazi imha merkezinde (MİM) geçen bölümlerinde yer yer distopik bölümler olması benim çok hoşuma gitti. Mazi imha merkezi, insanların sadece acılarını değil yalnızlarını da unutmak istedikleri bir yer. Kendileriyle karşılaşmaktan korktukları dış dünyaya karşı yeni bir kalkan kuşanıp, kabuk bağlayıp güçlenebileceklerini düşündükleri bir "merkez", kısaca "MİM".

Veee not aldığım cümleler :
"İnsan kalbini kaptırsa bile, hiç değilse aklını korumalı."

"Anladım. dedim. Sadece o kadarını diyebildim. Bazı acıların çünkü cümlesi olmaz. Sözcükler, kimi manaların yükünü kaldıramaz."

"Aşk, kazanmayı planladığınız değil, kaybetmeyi göze aldığınız şeylerin toplamıdır." 

"Asıl bencilce olan depresyondur. Bencilcedir, çünkü sahibini ve yaşadıklarını dünyanın merkezinde tutar. Açlar, hastalar, savaşlar, depremler, tufanlar bile önemini kaybediverir."

"Denizini arayan incecik nehir misali, ona doğru akmaktan almadım kendimi." 

"Bizim onunla aramızda, boy vermeyi bekleyen filiz gibi heyecanla titreyen koskoca bir yarım daha vardı. Boynu bükük heveslerin yarım kalmışlığı...Ve yarım kalan herşey sonsuzluğa uzanırdı."

"Aşk için ağlamak budalalıktı ve budalalardan müteşekkil bir halay ekibi kurulursa, mendili kapıp halay başı olmayı hak ettiğimi düşünüyorum."

"Öbür yarısını özlemiş yırtık fotoğraflar gibiyim."

"Tek başıma seni özlemek çok zor. Hiç değilse sen de beni özleyerek el veremez misin?"

Gerçekten de bu derece leziz bir kitabı ne kadar anlatsam az kalacak. Hani bazı kitaplar hiç bitmesin istersiniz ya da bitince üzülürsünüz. Artık Feribe'yi nasıl algıladıysam her an bir yerlerden çıkacak bir karakter gibi özümsemişim :)) Uzunca bir süre ne okuyacağım kaygısı taşımayacağım için oldukça mesudum. Çünkü Yıldırım'ın bütün kitaplarını okuyacağım :)) Ne diyeyim ki sayın Yıldırım; kaleminin gücüne, yüreğinin sesine, hayallerinin dansına, kelimelerinin ahengine, tasvirlerinin inceliğine, en çok da emeğine sağlık ben çok çok beğendim. Bir doz Nermin Yıldırım da siz deneyin derim ;) 
Daha sık görüşmek üzere haydi kalın sağlıcakla...
Devamını Oku »

4 Temmuz 2017 Salı

Duygusuzluk mu? Duyarsızlık mı?

Efendim malumunuz geçen hafta bayram tatilindeydik. Sonraki üç günü de ekleyiverdik ardına ağlamasın diye :D Bayram için ayrıca bir tatil planı yapmamıştık. Sadece akraba ziyareti, bayramlaşmalar falan olacaktı. Haa bir de eşimin memleketi zaten yaşadığımız yere komşu ilçe olan bir yer olunca arkadaşlarla oraya gidip dolaşalım dedik. Bayramları bayram yapan aile büyükleri ve akraba ziyaretleri ama en çok da baba ocağı ee o da bizde olmayınca bayram yer yer buruk ve boynu bükük geçti. Evlatlarıyla dolup taşan evlerin kapılarını tıklatıp, kanatlarının altına evlatlarını toplamış ana-babaları ziyaret etmek, içimdeki yarayı biraz daha açtı. Her ne kadar bunu şen kahkahalarla kapatmaya çalışsam da kendimi kandırmaktan başka işe yaramadığını gördüm. Daha da fazla yaralanmamak adına hemencecik bir B planı yapıp ani bir tatil planı yaptık. 

İkinci gün gittiğimiz Ereğli ilçesi yemyeşil alanları, dağdan gelen buz gibi tatlı suyuyla ama en çok da kirazıyla meşhurdur. Ailecek gezmeyi çok severiz. Yeni yerler keşfetmek, açık hava da dolaşmak, gürül gürül akan suyun sesini dinlemek ve seyrine doyamadığım yerleri fotoğrafla ölümsüzleştirmek en büyük keyfim. Ama bu tür yerleri gezerken beni en çok üzen şey çevresine karşı duyarsız insanlar. Yahu cennet gibi vatanımızın her bir köşesi. Tamam yiyelim içelim gezelim. Gezerken bişeyler yemek en doğal hakkımız lakin neden o yediğiniz mısır koçanını çöpe atmak yerine, seyrine doyamadığınız güzelim baraja atarsınız aklım almıyor. Zaten iki adım ötede çöp bidonu var. Gerçekten aklım almıyor. Ben buna duygusuzluk diyorum çünkü vatanını toprağını sevsen sahip çıkarsın her şekilde. Vatanını sevmenin yolu sokağa çıkıp da "şehitler ölmez vatan bölünmez" deyip bağırarak bayrak sallamaktan geçmiyor. Sevdiğini hissettirecek ve bunu her türlü davranışına yansıtacaksın. Yapay bir göl yapmışlar öyle güzel ki seyrine doyamazsın uzun uzun kavak ağaçları heybetle sıralanmış. Ohh mis gibi hava, serin gölgesinde otur doya doya...Çekirdeğimizi aldık gittik. Gittiğim her park veya açık hava alanda her seferinde çekirdek kabukları yerlere atılmış kirli bir görüntü ile karşılaşıyorum. Sıkı sıkı tembihliyorum çocuklarıma kabukları yerlere atmayın, elinizdeki poşete atın. Tabi onlardan aldığım cevap şu: "annee herkes her yere atmış ama?" "Olabilir evladım herkes kendinden sorumludur, kendini bilmez insanlar atmış biz de onlar gibi düşünüp, atarsak kim sahip çıkacak bu çevreye, bu güzelliklere, bu cennet vatana" diye anne öğütlerimi sıralıyorum. Her türlü çöpümüzü biriktirsek, az ötedeki çöp bidonlarına atsak ne kadar da güzel olur ama değil mi?
   

Şimdi diyeceksiniz ki bayramdan girdin çevreden çıktın. Evet biraz öyle oldu içimdeki öfkeyi bir yerlere kusmadığım sürece rahatlayamayacağım yoksa... Çünkü üçüncü ve daha sonraki günlerde bulunduğum halk plajında da aynı şeyleri yaşadım. Yahu çocuk denize giriyor, elinde poşetle, mısır koçanıyla ya da çocuk beziyle çıkıyor. Bu nasıl bir pisliktir, nasıl bir duyarsızlıktır. Plajda yiyor içiyor sonra da umarsızca çekip gidiyorlar insanlar. Bense gün boyu çöplerimi biriktirmişim küçücük bir parçanın dahi plajda kalmasına tahammül edemezken, bütün pisliği ardında bırakıp giden insanları gören üstelik de hiç bir ceza almadıklarını, hatta esas cezayı sanki biz çeker gibi koca çöp poşetini bidona kadar taşıyan çocuklarıma yanlışı doğruyu tüm bu düzensizliği, duygusuzluğu ve duyarsızlığı göre göre öğretmek daha da zor olacak sanırım :(

Vatanımıza, denizimize, güzelliklerimize, kumsalımıza, ağacımıza sahip çıkalım. Evlatlarımıza korumayı, sevmeyi, duyarlı olmayı öğretelim. Duyarlı insanların nesli tükeniyor bilesiniz. En çok da yeni nesile sahip çıkıp, kendi bilen bir gençlik yetiştirelim.
Umutlarınız hep taze kalsın. Haydi kalın sağlıcakla... 
Buraya da Badman bakışlı bir Görkem koyup kaçalım :)
Devamını Oku »

22 Haziran 2017 Perşembe

Çocuklar İçin Kitap Önerileri



Rosie, annesiyle birlikte şehrin diğer yakasındaki yüksek bir apartmana taşınır. Yeni odası komşusunun aynı yaştaki oğlu Musa'nın tam üstündedir. Rosie ve Musa çok geçmeden arkadaş olurlar ve gizlice apartmanın çatısına çıkmak için anlaşma yaparlar. Fakat işler planladıkları gibi gitmez. Ailelerinden gizli yaptıkları bu olayın yanlış olduğu öyle güzel aktarılıyor ki direkt olarak değil ama tatlı mesaj ve olaylarla içinizi ısıtarak açıklıyor. İki çocuğun zekice kurgulanmış diyaloglarını ve gözlemlerini okurken gülümseyip düşünecek, resimlere bakarken apartmanın içinde dolaşacak, yükseklere çıkıp ayaklarınızın altında uzanan kenti seyre dalacaksınız. Ben bir solukta okudum, illüstrasyon resimli, renksiz, 90 sayfalık çok yoğun yazılı olmayan 8 yaş ve üzeri için eğlenerek okuyacakları türden bu kitabı gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. 
Gerçek bir pekin ördeği, şanssız tesadüfler sonucu, fırtınalı bir havada Çin'in doğu kıyısındaki bir gemiden denize düşen 30.000 oyuncak plastik banyo ördeğiyle okyanusa sürüklenir. Üstelik bu sürükleniş sadece yıllar boyunca sürmekle kalmaz. Endonezya'dan Basra Körfezi'ne, güney kutbundan İngiltere'ye uzanan bir yolculuğa dönüşür. Bu yolculuk pek çok tehlike, olağanüstü duygular, korkular, sevgi ve umutla yaşanır...

Sevginin ve umudun kitabı olmasının yanı sıra, çevre bilinci ve hayvanların koşulsuz sevgisiyle ilgili çok güzel mesajlar da veriyor. Kitaptaki ördekler, aslında içlerinde patlayıcı barındırıyor. Bir silah tüccarının hırsı uğruna neleri göze alabileceğine tanık oluyoruz. İnsanların dünyayı ne hale getirdiğini, birbirlerine, hayvanlara ve doğaya nasıl duyarsız davrandıklarını şaşkınlıkla izleyen bizim pekin ördeği hiçbir insana güvenilmeyeceği acı gerçeğini öğreniyor. Bu kitap en az insanlar kadar hayvanların da sevilmeye ihtiyaç duyduğu gerçeğini bir kez daha hatırlatmış oldu. 112 sayfalık, renkli resimli, 10 yaş ve üzeri için uygun bir macera kitabı...

"Bir insan eli tarafından okşanmayalı, tüylerinin üzerinde bir el gezinmeyeli yıllar olmuştu. Ve aslında bu bir ördek için ihtiyaçtı.Çünkü...Ona ailesini hatırlatıyordu."
Şair Kısakulak son derece içine kapanık ve bir kulağı diğerinden biraz kısa olan, dış görünümü diğer tavşanlara göre biraz farklı olan bir tavşan. Kimseyle konuşmayı sevmeyen şairimiz, biraz aksi ve fazlasıyla alıngan, eserlerinin eleştirilmesinden hiç hoşlanmıyor. Postacı tavşan ona sık sık kucak dolusu hayran mektubu getiriyor ama o hiç birini açıp okumadan bir kutunun içine fırlatıveriyordu. Taki bir gün ipek kurdelası olan mor bir zarf dikkatini çeker. Fakat bu mektup Şair Kısakulak'ın hiç hoşuna gitmez, çünkü Şirin Koşaradım, onun şiirlerini, hikayelerini kasvetli bazı hikayelerini sonunun korkunç olduğunu yazacak kadar ileri gider. Bizim şair bu mektuba cevap yazar. Böylece aralarında bir mektuplaşma başlar. Şirin bizim şairi tanışmak üzere evine davet eder. Fakat bizim çekingen kısakulak buna cesaret edemez. Şirin'den gelen yağmur damlalarıyla bazı yerleri silinmiş bir mektup alana kadar herşey normaldir. İşte esas eğlence o yağmurlu gecede gelen mektuptan sonra başlar. 

Okurken resimlerine, köşeleri iliştirilmiş notlara hayran kalacak, kitabın sonundaki Şirin ve Kısakulak'ın aile üyelerinin tanıtımlarına bayılacaksınız. Fiziksel farklıların kabul edilmesi üzerine çok güzel, eğlenceli, bol bol mizah içeren, kıkır kıkır gülme garantili, 56 sayfa, renkli illüstrasyon resimli, 8 yaş ve üzeri çocuklar için tadı damaklarında kalacak cinsten sevimli bir kitaba bayılacaklar.

Görkem Şair Kısakulak'ı inanılmaz eğlenerek okumuştu. Yine aynı yazarın kitabı olduğunu görünce hiç vakit kaybetmeden yine yüzünde tatlı bir tebessümle okudu. 

Aslında herşey çok alışıldık ve sade başlıyor. Kapısız bir mağarada başlayan Bay Mucittaş ve ailesinin yaşamı, aralarına oğulları Finfo'nun da katılmasıyla ardı arkası kesilmeyen ihtiyaçları icat etmeye başlamasıyla bambaşka bir hal almış. Belki de herşey başta gerçekten bir ihtiyaçken, sonra biraz lükse, zaruri olmayan "şeylere" yani ihtiyaç değil de istek olanlara çevrilmeye başlamış. Giderek modernleşen Mucittaş ailesi gitgide de daha da mutsuz hale gelmeye başlamış.

Çağımızın hastalığı teknolojik aletler ve doyumsuzluk çok hoş esprili bir dille anlatılmış. Eee tabi bunun yanında da çıkarılması gereken dersleri de içine saklamış. 40 sayfadan oluşan renkli illüstrasyon resimli, 7 yaş ve üzeri çocuklar için eğlenerek okuyacaklarına eminim. 

Yaz tatilinde olan tüm çocuklara iyi tatiller, annelerine çokça sabır diliyorum. Kitaplar hayatınızdan hiç eksik olmasın... 
Kitapla ve sevgiyle kalın ♥
Devamını Oku »

20 Haziran 2017 Salı

Ben Çocukken... (Kuzine Soba)

Haziran ayında bu nasıl bir konu diye düşünebilirsiniz? Haklısınız da... Hafta sonu kumpir yememiş olsaydım iyiydi. Kumpircinin patatesleri odunların arasından çıkarmasıyla olan oldu. Patatesin o mis gibi kokusu beni çocukluğumdaki kuzine sobalara götürdü. O günlere kısa bir yolculuk yapalım bakalım neler çıkacak...

Özellikle seksenli yıllardan bahsediyorum. O zamanlar doğalgaz falan ne gezsin. Havalar soğumaya başladığı andan itibaren sobalar kurulmaya başlanırdı. Bizim evin kocaman bir salonu vardı. Dış kapıdan içeri girince küçük bir camekan karşılardı bizi. Upuzun bir salon düşünün bütün odalara bu salondan geçilen, 4 oda ve 1 mutfağa açılan işte bu salona kurardık kuzine sobamızı. Yatak odalarımıza da diğer silindir sobalardan kurardık. Salona kurulan kuzine soba öyle güçlü yanardı ki bütün odaları ısıtmaya yeterdi. Abimlerle birlikte yiyip içtiğimiz için sobanın kovasına odun kömür doldurma ve sobaya koyma işini yengem yapardı. Soba yanmadan önce odalar o kadar soğuk olurdu ki lahana gibi giyinirdik. Odunları tutuşturma işinin ardından çıkan o çıtırtılar ve sonrasında gürül gürül heybetli bir yanma sesi. Hatta bazen o kadar hiddetlenirdi ki pof pof pof diye ses çıkarırdı. Sobaların üstünün vazgeçilmezleri güğümler sıra sıra yerini alır. Kış mevsiminde çeşmelerden sıcak su akması rüya gibi bişeydi o zamanlar... Güğümleri ısıtır sıcak su ihtiyacımızı onunla karşılardık.

Bütün odaların kapılarını açar, soğuğunun kırılmasını sağlardık. Annecim koca bir leğen hamur yoğururdu. Zaten bizim evde hiç birşey az yapılmazdı. Annemin güler yüzü gelenimizi gidenimizi hiç eksik etmezdi. Her yaptığımız yemek "aniden bi gelen olur" diye yapılırdı. 5-6 tepsi birden yağlanır, emek ve sevgiyle birlikte bereket dileğiyle ağzında besmele ile hamura şekil verirdi. İşte o mis gibi ekmekler gürül gürül yanan kuzine sobanın gözüne koyulurdu. Sobanın çevresine yayılan sofra bezleri ekmekle dolar taşardı. Ya o sıcacık ekmeklerin arasına koyulan tereyağıyla tulum peynirin birleşme anı....Off offf..... Ekmek bir yandan elimizi yakarken diğer yandan sıcak sıcak yeme telaşı :)) Ahh çocukluğum şimdi ben seni nasıl aramayayım. Ahh anneciğimin yumuk ellerinin değdiği leziz ekmekler, hangi birinizi özlemeyeyim :(

Kimi zaman sütlü ekmek kimi zamanda mayalı ekmek yapılırdı meşhur sobamızda. Mayalı ekmekler sıra sıra üzerine dizilir orada pişirilirdi. Onların da arasına yine Allah ne verdiyse koyar çılgınca yerdik....Hamur fazla olduğu için etli iç hazırlanırdı. Konyamızın meşhur etli ekmeğini elleriyle açar bol kepçeden iç koyarak, yapardı annem. Etli ekmeğin o pişme anındaki koku öyle cezbeder ki insanı neredeyse ruhunu teslim edesin gelirdi ;) Genelde öğle vaktine doğru yapılan bu etli ekmeğin nasiplisi çok olurdu. Ben okuldan gelirdim, abim işten, komşularımız, ablam, ve yiğenlerim ohhh yanına bir de evde yapılmış mis gibi ayran. Gel de yeme gel de özleme....

Bazı günler patates atardık kuzinenin gözüne...Ara ara elimizdeki demirle patatesleri çevirir, o dışındaki hafif kararma, yumuşama ve buruşma ile birlikte pişen patatesleri sıcak sıcak ortan ikiye böler, soğumasına izin vermeden tereyağını içine koyardık. Tuz, kırmızı biber, tereyağı ve patates muhteşem dörtlü lezzet... Karnım doyunca patatesin içiyle dışı arasındaki o gevremiş bölgeyi ayıklayıp, yemek en büyük zevklerimdendi.

Soba deyince benim aklıma ilk gelen kestanedir. Olmazsa olmazım kışın evimde eksik olursa mutsuzluk sebebim kestaneler, kış akşamlarımızın en büyük eğlencesiydi. İtinayla çizdiğimiz kestaneler, kuzinenin gözüyle buluşunca, kimi zaman piyuff diye bir ses çıkarırdı. Bazısı un ufak olurdu. Bazısı tam da göbüşünü açığa çıkaracak kadar güzel pişerdi. Yine demir çubukla karıştırır ve onun yardımıyla tepsiye dökerdik pişen kestanelerimizi...En keyiflisi sıcakken elin yana yana soymak, çünkü soğuyunca soyması daha zor olurdu.

Akşamları yeniden yakılan sobanın çıtırtısını ışığı kapatarak dinlemek var ya nasıl bir keyifti. Bir yandan buz gibi oda yavaş yavaş ısınmaya başlarken, diğer taraftan gürül gürül yanan sobanın karanlık odamın tavanını kızıllığıyla aydınlatması...

Soğuk kış sabahları yataktan kalkması en zor olan şeydi. Buz gibi odaya uyanmanın dinçliği bir yanda sıcacık yatağı terk etmekle etmemek arasındaki tereddüt... Yeniden ateşlenen odunların ısıttığı soba başına üşüşür, dilimlenmiş ekmekleri üzerinde kızartır, tereyağı sürer, çıtır çıtır yerdik... Bazı sabahlar dilimlenmiş ekmeklerin üzerine dizilmiş sıra sıra kaşar peynirleri kuzinenin gözünde erimesinde ne yapsın, erimiş bi kere yemeyelim de ne yapalım. Ahh çocukluğumun soğuk sabahları, anne eli değmiş kızarmış ekmekleri burnumda tütmesin de ya ne yapsın :(

Haa bir de bizlerin doğal oda parfümleri vardı. Mandalin, portakal kabuklarını sobanın üzerine koyar odaya mis gibi bir koku vermesini keyifle izlerdik. O zamanlar şimdiki gibi çok kanal ve çizgi film olmadığı için bizler çevremizde ne varsa hepsini çok iyi gözlemler ve izlerdik. Bazen sobanın üstündeki güğümün üstünden süzülen su damlacığının tıs diye sıcakla buluşması bazen damlacıkların top halinde sobanın üzerindeki dansı ya da pencerenin kenarından aldığım küçük kar topunun erimesi...

İşte seksenlerde çocuk olmak böyle birşeydi. Minicik şeylerle mutlu olmayı bilen, aza kanaat eden masum çocuklardık. Hepsi ayrı bir keyifmiş, şimdilerde bunu daha iyi anlıyorum. İşte bir "ben  çocukken" yazı dizisinin daha sonuna geldik. Sizler anılara dalın biraz hadi kaçtım ben ;)
Sevgiyle ve anılarınızla kalın...
Devamını Oku »

15 Haziran 2017 Perşembe

Kelebek Adası - Sarah Jio

Her zaman söylediğim gibi ben Saraj Jio okumayı seviyorum. Seveni olduğu kadar sevmeyeni de çok bu yazarın. Kafam dağılsın ama beni de yormayan bir kitap olsun, üstelik içinde azıcık aşk, romantizm, azıcık da merak uyandırıcı bir geçmiş olsun diyorsanız işte tam da size göre bir kitap Kelebek Adası.

Jio'nun "Yitik Kalpler İstasyonu"nu bir de "Agapi"nin dışındaki bütün kitaplarını okudum. Bu kitabında farklı bir tarz denemek istemiş. Hayatın içinde geçen olayları bir adaya taşımış. Adanın olağanüstü gücünün olduğu vurgulayarak, kendi kahramanlarına biçtiği kaderi adanın iyileştirici gücü sayesinde yok etmeye çalışmış. Bu ayrıntı biraz saçma gelse de çok rahatsız etmedi beni. Her zamankinden farklı fantastik bir kurgu yapmaya çalışmış. Olmuş mu? Kitap sanki aceleye gelmiş gibi geldi. Bazı yerleri çok havada kalmış. Hiçbir rolü olmadığı halde kurguya dahil olan karakterler kafa karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramamış. Okuyanlar beni daha iyi anlayacaktır. Spoiler vermek istemiyorum şimdi ;)

Yaşanılan aşk çok sıradan, aşk acısı da bir o kadar basite alınmış. Aşkı ve ilişkileri çok daha güzel işlediği kitaplarını okuduğum için yadırgadım açıkçası. Geçmiş ve günümüz arasında gidip gelmeler, yani bir geçmişte bir günümüzden anlatım klasik Jio tarzı zaten yine mevcuttu. Arayışlar, sır dolu kayıplar, yine bir geçmişin aydınlatılması, ortaya çıkan bir günlük ve aslında baştan da belli olan sonradan aralanmış gibi yapılan sır kapıları...

Sanki film izler gibi her bölümünü heyecanla bitirip, hay Allah beni şaşırtacak mı? Bebek doğacak mı? Adam adadan kurtulacak mı diye tasalanmak hoşuma gidiyor benim :) Ard ardına çevrilen merak uyandıran sayfaları yine yeter bana. Haa bir de bundan sonra nerede mavi bir kelebek görürsem onun bana da şans getirebileceğine inanacağım :) Kim bilir belki de getirir. Siz siz olun mavi kelebeklere iyi davranın ;)

Bir de şunu belirtmek istiyorum. Yazarın Türk okurları oldukça fazla. Hatta "Yitik Kalpler İstasyonu" idi sanırım ilk kez Türkiye'de satışa sunuldu. Türk okurları için küçük de bir not vardı diye hatırlıyorum. Yazar bu kitapta da düşünün Bermuda şeytan üçgeninden bahsedilirken, Türkiye'den İstanbul'tan hatta daha da detay vererek Bebek sokaklarından bahsetmiş. Hoşuma da gitmedi değil hani memleketime hayran kalınması :)

Neyse kitapla ilgili anlatılacak çok şey yok. Tek altını çizdiğim yer ve kitabın verdiği tek mesaj "Hayat kendi yolunu bulur ve herşey olacağına varır. Sadece yaşa ve olsun gitsin." 

Bu söze tamamen katılıyorum. Biz hayat için detay detay plan yaparken, o önümüzden bize gülüp geçiyordur eminim. Bu da benden olsun. Efenim bol kitaplı, sağlıklı, musmutlu günleriniz olsun.
Sevgiyle kalın... 
Devamını Oku »

13 Haziran 2017 Salı

Herşeyden Önce İnsan Olabilmek

insan olmak ile ilgili görsel sonucu
Malum karneler verildi, tatil başladı. Görkem karneyi aldığı gün biraz üzgündü. Duygusal, ince düşünen ve sık sık empati kuran bir çocuktur. Birinci dönem harika bir ingilizce öğretmeni vardı. Kadın Amerika'da kalmış, daha çok çocukları konuşmaya yönlendiren çok sevecen ve enerjik biriydi. Görkem de severek kelime ezberleyip, ödevlerini hoplaya zıplaya yapıyordu. 

İkinci dönem çok sevdiği öğretmeninin tayini çıkmış, gitti. Onun yerine açığı kapatmak için sözleşmeli bir bayan öğretmen başladı. Görkem sürekli öğretmeninin hiç gülmediğini, asık suratlı olduğunu, onlara çok sert davrandığını hatta sabahları sınıfa girerken "good morning children" bile demeden sandalyesine oturduğunu üzülerek anlatıyordu. Bende herkesin mizacının farklı olduğunu, herkesin güler yüzlü olamayacağını izah ettim. İlk sınavlarını oldular, sınav öncesinde de en yüksek alana sürpriz bir hediye alacağını vaat etmiş. Görkem 96 alarak, en yüksek notu almış. O gün nasıl mutlu havalara uçuyor. Sanırsınız öğretmeninin alacağı oyuncağa ihtiyacı var. Evde her tür oyuncağın alası var ama adı çocuk işte bunların... Sınavdan sonraki ilk ingilizce dersini iple çekti yavrum. "Alıcam daha almadım" demiş. Sonraki her hafta yine umut ederek gitti bütün ingilizce derslerine. Ve hüsrana uğramış vaziyette döndü eve. "Oğlum zaten alsa da çok iyi bir oyuncak bekleme, iyi oyuncaklar çok pahalı, iyi bir oyuncak almaz öğretmenin" dedim. Her hafta geçiştirdi durdu öğretmeni... En son "karne günü alacağım" demiş. 

Bir gün nasıl bir ortamdı bilmiyorum ama bütün öğretmenlerin ve müdürün yanında Görkem, ingilizce öğretmenine "öğretmenim adınız Sevgi olduğu kadar keşke biraz da bize sevgi gösterseniz" demiş. O gün tesadüfen eşim okula gitmişti. Öğretmen burnundan soluyarak "çok saygısız bir çocuk yetiştirmişsiniz" demiş. Eşim "siz de küçücük çocuklardan sevginizi esirgemeseydiniz" gibi bişeyler demiş. O gün olayı bana anlattığında çok sinirlenmiştim. Okul müdürüyle görüştük zaten sözleşmeli olduğunu birkaç veliden daha şikayet aldığını, gerekli uyarıları yapacağını söyledi. Bu olay zaman aşımına uğradı ve ben ilk kez böyle bir olayı atladım. 

Karne günü gelip çattı. Her dönem sonunda bu tatlı heyecanına ortak olmak için okuluna gidiyor, sınıf öğretmeniyle bir hatıra fotoğrafı çekiyorum. Karnesine Görkem'in ingilizcesi iyi düşmüş. Tamam oğlum benim için hiç önemli değil, ben senin ne kadar kelime bildiğini, nasıl cümle kurabildiğini biliyorum. Benim için önemli olan bu, takma kafana mühim olan senin öğrenmen oğlum dediysem de takıldı kaldı. "Zaten öğretmen söylemişti anne" dedi. "Karnene iyi yazacağım diye... Aaaa anne dur hediyemi sorayım öğretmene" dedi. Hevesle yanımda koşarak ayrıldı. Gözlerindeki ışık sönmüş, umudu kırılmış, güvenini yitirmiş şekilde yanıma döndü. "Öğretmenim hediyemi aldınız mı" diye sormuş. Çocuğun yüzüne dahi bakmadan cevap bile vermemiş. Aslında Görkem'i en çok yaralayan hediyesini almamış olması değil, yüzüne bile bakmadan cevap verme tenezzülünde dahi bulunmaması olmuş...

Okuldan ayrılırken kendini el kadar çocuğun söylediği söze takarak, hak ettiği notunu ama en çok da sevgisini ve güler yüzünü esirgeyen bu öğretmenin yanına gitmek hiç içimden gelmedi. Ve yol boyu oğluma isterse herkesin öğretmen, doktor, mühendis, avukat olabileceğini ama insan olabilmek için vicdan, merhamet, sevginin şart olduğunu anlattım. "Senin öğretmenin öğretmen olabilmiş ama insanlıktan nasibini alamamış çocuğum" diye ekledim. Heybesine hayat derslerinden bir tanesini daha koymuş oldu... 

Bu olay o kadar içini acıtmış ki en yüksek notu aldığı halde iyi düşmesi, hem de sınavdan iyi alan arkadaşlarının karnesine çokiyi düşmesi...Vee en çok da yüzüne bakmadan o orada yok gibi davranması :((( Günlerce bunu anlattı durdu yavrum. Bu kadar etkileneceğini tahmin dahi etmiyordum.  Onun bu kadar takması da beni derinden yaraladı... 

İlk kez bir dönem boyunca bir öğretmeniyle konuşmaya gitmedim. O sevimsiz ifadesini bir kaç veliden daha duyunca iyice soğudum ve okula gitmek istemedim. Bir yandan keşke gitseydim en azından şu hediye olayından haberimiz olduğunu anlatır ve alması için biraz da olsa rahatsız olurdu diye düşündüm. Belki küçücük çocuklara sevgi göstermeyi öğretemezdim ama en azından sayemde verdiği sözün arkasında durmayı öğrenirdi....

Oldu o zaman Sevgi öğretmen bundan sonra daha başka çocukların kalbini kırmaya devam etmemen dileğimle, sana bundan sonraki yaşamında sevgiden mahrum o taş kalbinle ve iletişimden bihaber hayatında mutluluklar dilerim... 
Devamını Oku »

8 Haziran 2017 Perşembe

GÜZELDİR BURALARDA RAMAZAN HAVASI

hoşgeldin ramazan ile ilgili görsel sonucu

Çocukluğumdan beri severim ramazanları ayrı bir maneviyatı vardır. Davul sesiyle başlardı sahurlarımız. Dumbudu dak dak dak dumbudu dak dak sesi arkasından güzel bir mani. Işıkları yanan evlerin bulunduğu sokaklardan başka sokağa yönelirdi davulcu. Diğer evleri de zamanında uyandırma kaygısıyla. Şepit ekmek arası yumurtayla çay, ya da şepit ekmekten yapılan tereyağlı ekmek övmesi sahur sofralarında vazgeçilmezimdi. Uykulu gözlerle yapılan sahur ezan sesiyle son bulurdu. Bayanlar sabahın erken saatinde mukabeleye gidip, o maneviyatı bir kademe daha taçlandırırlar. Sıcak geçen günlerde kimsecikler çıkarmazdı kafasını evlerinden. Bahçeli evlerin kapı önleri şakır şakır sulanır susuzluğa inat. İkindiden sonra yemek hazırlama telaşesi başlar.

Nerdeyse ramazanın her günü bir konuk olur sofralarda. Paylaşım ayıydı ramazan. Olmayanın olana verdiği, tokun açın halinden anladığı öyle mübarek bir aydı. Ağır misafir sofrası hazırlanır sevgiyle, hürmetle, maneviyatla... Bu sofrada neler olurdu neler... Etli bamya çorbası, yoğurt çorbası, pilav üstü et ya da bol etli bir yemek (patlıcan kebabı gibi), yaprak sarması (zaten sofraların vazgeçilmezi), mis gibi tereyağlı su böreği (odun ateşinde pişeni daha makbul), sulu köfte (topalak derler bizim buralarda) tarzında sulu bir yemek çeşidi daha, iki çeşit salata, soğuk kompostolar (olmazsa olmazıdır ramazan sofralarının), ev yapımı taş gibi koyun yoğurdu, son olarak da sütlaç ve kat kat açılan el emeği tereyağlı nefis bir baklava. Büyük büyük yer sofraları kurulur. Sofralar hep kalabalık olduğundan biri erkeklere biri bayanlara kurulur bazen çocuklara da ayrı sofra açılır. Öyle boldur ki o sofralarda bereket dolar taşar. Ezana 5 dakika kala herkes sofrada yerini alır. Birisi ezanı dinlemeye balkona çıkar. Minarenin ışıkları yanar önce sonra bir ezan sesi ardından top atılır. Müjdeleyici gibi koşar o kişi "okunuyoorr okunuyoooor " diye bağırarak girer içeri. Hiçbir zaman bu kadar coşkuyla beklenmezdi ezanlar... Ardından hurmayla, duayla açılır oruçlar...

Kaşık sesleri birbirine karışır. Sabır ile yoğurulan açlık, yerini tokluğa bırakırken muhabbetler başlar. "Elhamdülillah" diyerek bütün eller açılır sofra duası yapılır...Coşkuyla kurulan sofralar yardımlaşmayla neşeyle toplanır. Kolları katlanır gömleklerin, paçalar hazırlanır abdeste. Şükür zamanıdır artık, yaradanla buluşma, huzuruna varma zamanıdır vakit. Sıra sıra seccadeler serilir. Herkes yerini alır, huzura durulur...

Mutfakta şangır şungur bulaşık seslerini, içeriden çay istiyorlar sesi bozar. Hazırdır çay zaten servis başlar. Muhabbet koyulur. Teravih zamanı gelince herkes camiye gider. İşte böyle son bulurdu ramazan akşamları...

Allah sağlık versin. Sevdiklerinizle kurulmuş huzurlu sofralarınızı eksik etmesin...
HAYIRLI RAMAZANLAR....

Not: Bu yazımın yeri bende çok ayrı çok sevdiğim bu eski ramazan yazımı yeniden paylaşmak istedim. 
Devamını Oku »

6 Haziran 2017 Salı

Ben Çocukken... (Yeşil Nohut)

yaş nohut ile ilgili görsel sonucu
Daha önce belki bir çok yazımda çocukluğuma özlem duyduğumu ifade etmişimdir. Sanırım yaşlanıyorum yani yaş alıyorum. Yaş aldıkça geçmişe, özellikle de çocukluğuma çok fazla özlem duyduğumu görüyorum. Bana çocukluğumu özleten, burnumda tüten hatta burnumun direğini sızlatan ne varsa bugünden itibaren "Ben Çocukken..." alt başlığında yazmaya başlıyorum. Bu öyle challenge gibi bişey değil her gün yazılacak bir konu değil yani. Ne zaman özlem duyduğum bir çocukluk anısına denk gelirsem o zaman yazacağım. Amaç hem özlemlerimi dile getirmek, benim gibi özlemleri olanlarla buluşmak, hem de çocuklarıma annelerinin çocukluğuyla ilgili ayrıntılı yazılı anılar bırakmak. 

Anadolu'nun küçük bir ilçesinde yaşıyorum. Halkın gelir kaynağının çoğunluğunu çiftçilik oluşturuyor. Pazar hemen karşımda olmasına rağmen her zaman gitmem ben manavdan daha tenha yerlerden almayı tercih ediyorum. Pazarın o kalabalıklığı yoruyor beni. Geçtiğimiz cumartesi benim afacanlar ve ablamla pazara  gitmiştik. Çiçek ve bir kaç domates fidanı aldık çıkıyorduk. Pazarın hemen çıkışında yeşil nohutlardan satılıyordu. Annesi gibi benim oğlanlar da sever neyse aldık. Çocukluğumdan beri çok severim. Öyle çok yerdik ki rahmetli annem  kızım karnın ağrıyacak, cırcır olacaksın derdi. 

Mahallenin genç kızları yazları hem harçlıklarını çıkarmak hem de ailelerine yardım olsun diye tarlalara çapaya giderlerdi. Nohutlar yeşerip büyüdüğünde demet demet yeşil nohutları toplarlar, akşam üstü evlerine dönerken traktör kasalarından mahallede oyun oynayan çocuklara yesinler diye atarlardı. Zaten hepsi de tanıdıktı. Çapacı ablaların yolunu gözlerdik akşam üzerileri... Amaaaa bizim yediklerimiz pazarlarda satılanlar gibi tatsız tuzsuz değildi. Hafif tozlu ve çokça tuzu olurdu dış kabuğunda. Bahçeli evlerimizin şakır şakır akan çeşmesinde şöyle bir sudan geçirdikten sonra bahçe kapımızın dışına otururduk. Büyük bir keyifle yeşil nohutlarımızı yemeye başlar, içi boş olanları patlatıp, en büyük nohudu bulma yarışı yapardık. Bitirince de saplarıyla kapımızın önünü süpürürdük :)) Kiminki daha güzel temizliyor diye yine çocukça yarışırdık :))

Nohut hasadının başlamasına yakın kuruyan nohutlar, yine demet demet atılırdı kasalardan. Bu sefer çiğ çiğ yiyemezdik. Hafif kurumuş ve sararmış olan nohutları annelerimizin yaktığı ateşte usulca çevirerek pişirir, sıcak sıcak yerdik. Bazen de sabırla tek tek çıkarıp, odun ateşinde sacın üzerinde kavururdu annelerimiz. Onun tadı da bir başka güzel olurdu. İçi hafif yumuşak ve sıcak, dışı hafif sert ve kıyır kıyır. Ahh çocukluğum ahh ne güzeldi benim zamanımda çocuk olmak. Ne güzeldi minicik şeylerle mutlu olmak. Gel de özleme gel de burnumda tütme...

Eğer sizler de "Ben Çocukken..." yazı dizisine katılıp, özlemlerinizi dile getirmek, çocukluk anılarınızı bloğunuzda paylaşmak isterseniz buyurun hem yazın hem de çocukluğuza kısa bir yolculuğa çıkın. Hatta yorum bölümünde beni de bilgilendirirseniz sizlerin çocukluk anılarını da okumak isterim. Bir daha ki  "Ben Çocukken..." yazısında buluşmak üzere şimdilik hoşçakalın... 
Sevgilerimle Ülkü...
Devamını Oku »

1 Haziran 2017 Perşembe

Ateşböceği Yolu - Kristin HANNAH

Alkol ve uyuşturucu bağımlısı olan Tully'nin annesi daha küçücük bir çocukken onu terk eder. Tully'i büyükannesi büyütür. Annesiz büyüdüğü için bir yanı hep eksik kalmış ve bunun yükünü omuzlarında taşımıştır. Bu eksikliğini güzel bir kız olduğu için girdiği her ortamdaki popülerliğiyle bastırır. Tully azimli, hırslı, inatçı, çalışkan, alımlı ve güzel bir kızdır.

Kate ise, ailesiyle beraber sevginin çokça hissettirildiği sıcacık bir ortamda büyümüştür. Ancak Kate, dışarıda ve okulda içine kapanık, arkadaşlık kurmakta zorlanan bir kızdır. Bu iki zıt karakterin yolları lise birinci sınıfta Tully'nin yaşadığı acı bir olayla birleşir. Ve o gün birbirlerine sonsuza kadar dost olma yemini ederler...

Bu iki dostun lise yıllarındaki çılgınlıklarından sonra üniversite hayatında ideallerine yaklaşmanın verdiği hırs, iş yaşamlarının çalkantılı dünyası ve kariyer yapmanın yanı sıra  Tully'nin hareketli aşk hayatı, aile olmanın önemi, para, şan şöhret mi yoksa sevgi ve aile mi? diye sorguladığımız yaşamın içinden konuların yer aldığı uzun soluklu bir aile romanı... Ana konu belki dostluk üzerine kurulmuş ama çocuk yetiştirmeye, ergenlerle yaşanılan savaşlar, ev hanımları, kariyer yapmış kadınlar daha pek çok konuyu içinde barındırıyor. 

Sanki Tully ve Kate gerçek karakterlerdi. Ve 1 haftalığına benim hayatıma girdiler. Sayfalarını her açtığımda onların dostluklarına, birbirlerine sımsıkı bağlanmalarına, aşklarına, mutluluklarına, üzüntülerine, kavgalarına şahit oldum. Onlar yalnızlığı ve aile olmayı yaşarken bende bir ailem olduğu için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. İlk kez okuduğum bir yazar olan Hannah, samimi ve sıcak bir dostluk hikayesini, sade, akıcı, yalın bir dille aktarmış. 

Tek tek bakıldığında belki size anlamsız belki de tezat iki cümle olarak gelecek fakat bir bütün içinde değerlendirdiğim zaman beğenip altını çizdiğim, kitaptan alıntı bazı cümleler şunlar:

"Bazen iyi bir arkadaş olmak demek hiçbir şey söylememek demektir."

"En iyi arkadaş işte bunun için vardı: Size ayna tutup kalbinizden geçenleri göstermek için."

"Ev hanımı olan anneleri hayatı böyleydi işte: Bitiş çizgisi olmayan bir yarış pistinde koşmak."

"Eğer başarı, ırmakların derinliklerinde yatan altınsa; sevgi, toprağın kilometrelerce altında gömülüydü ve doğal haliyle fark edilemiyordu." 

Kitap boyunca ister istemez aklıma; anne sevgisi, denetimi, disiplini ve ilgisiyle büyüyen çocuk mu? Yoksa daha serbest, özgür, kuralsız büyüyen çocuk mu?  sorusu geldi. Hangisinin doğru olduğunu elbette biliyoruz. Sanki buna canlı canlı tanık oldum. Netice itibariyle bir kez daha doğru yolda olduğum kanısına vardım.

Ateşböceği yolunu'nun devamı niteliğinde ikinci bir kitap daha varmış, "Ateşböceğinin şarkısı." Bilseydim ikisini de arka arkaya alır, okurdum. Neyse araya bir kitap alıp, siparişim gelince ona devam edeceğim. Genel olarak kitabı yazarı beğendim. İçimi ısıtan, bazı özlediğim duyguları yeniden yaşatan okumaya değer bir kitap olarak değerlendirebilir, gönül rahatlığıyla sizlere de tavsiye edebilirim... 
Keyifle okumalar dilerim...
Devamını Oku »

30 Mayıs 2017 Salı

Biraz da Babaların Kulağını Çınlatalım

Hep kendimden ve çocuklardan anlatıyorum. Bugün biraz değişiklik yapalım biraz da babalarından bahsedelim. Çevremdeki erkeklerden izlenimlerimi de katarak babaların anneler kadar çocuklarının eğitimi ile yakından ilgili olmadığını görüyorum. Eğitim sabır ister, özveri ister. Belki de bizler kadar sabırlı olmamaları da bunda etkendir. Mesela bizde ödev ve derslerle ilgili bütün kontroller bendedir. Eşim hemen olsun bitsin ister. Ama ben sabırla bütün soruları tek tek kontrol edip, yanlış yaptıklarının doğrusunu görmesini sağlıyor, o soruyu anlayana kadar bir başkasına geçmiyorum. Bir kere yaradılışları farklı diye düşünüyorum. Her konuya bayanlar daha detaycı erkeklerse daha genel yaklaşıyorlar. Eğitim üstün körü geçilecek bişey değildir. Titizlik ve detay ister. İşte o sebepten babamızı bu konudan muaf tutuyoruz :))

Erkeklerin içinde bitmek bilmeyen bir boğuşma isteği var. Eğer ki canları sıkılsın, yapacak bişey bulamasınlar haydi kapışmaya :) Onur bile kapışalım mı? diye kışkırtır hemen abisini. Hoş bu konuda kimsenin kışkırtılmaya ihtiyacı yok. Sanırım tüm erkekler içlerinde boğuşma, tepişme, kapışma iç güdüsüyle doğuyor :)) Ne anladıkları henüz çözebilmiş değilim. Çözebilen varsa insaniyet namına bana anlatsın :)) Evde boğuşma pozisyonları başladığı an "anneee!" diyen bağıranları mı ararsın, "abi beni kurtar" diye yardım isteyenleri mi ararsın :) Varın siz düşünün benim halimi...

Evet o da bende akşama kadar işte çalışıyor ve yoruluyoruz. Ama her ikimizi de evde başka bir hayat başka bir rol bekliyor. Herkes iş yerinde yaşadığı sorunları dışarıda bırakıp eve gelebiliyorsa o zaman sorun yok. Eğer ki gerginlik eve taşınıyorsa bir şekilde çocuklara tahammül sınırlarımız düşüyor ve gereksiz hoş olmayan sorunlar yaşıyoruz. İnsanız ve çoğu zaman sorunları kapı dışında bırakmayı başarsak da tek tük kapı eşiğinden içeri giriverdiği oluyor :) O zamandan mümkün olduğu kadar çocukların yanında sorunlardan bahsetmemek, aslında en doğrusu yetişkin meselelerinin hiç birisini çocukların yanında konuşmamak en doğrusu. Çünkü çocuklar bazen aile meselelerini olur olmaz yerde konuşmakta sakınca görmüyor. 
Allah'tan çocuklar gibi babaları da kıpır kıpır da hareket konusunda sınır tanımıyorlar. Eğer ki havalar soğuksa koridor futbolundan baskete, turn-ball'dan saklambaca kadar her türlü hareketli spor dalı ev içinde itinayla yapılır. Hava sıcaksa babaları da dahil tüm ev ahalisini dışarı gönderip bir nebze de olsun dağılan evin toplama işi de bana kalıyor. Parka götürme, bisiklete binme, yürüyüş yapma, markete gitme işinini üçü birlikte yapıyor. Babalarıyla daha çok bedensel hareket gerektiren daha performansa dayalı vakit geçirirken, diğer etkinlikler için ben devreye giriyorum. 
Benimle neler yaptıklarını zaten sürekli bloğumda paylaşıyorum. Hatta instagramda da hikaye bölümünü sıkça kullanıyorum dileyenler oradan da takip edebilir. Kitap okuyup, boya yapıyoruz, hamur oynayıp, kinetik kumla evleri kirletiyoruz :) hafıza kartları, mangala, öykü tamamlama, uno, dikkat oyunları (kutu oyunlarının ayrıntısına şuradan ve buradan ulaşabilirsiniz) oynuyoruz. Meraklı minik dergisinin içinden çıkan oyunlar da oldukça keyifli oluyor. Oynuyoruz da oynuyoruz anlayacağınız. Sanki ben sürekli onlarla oyun oynamak üzere tasarlanmışım gibi bir moda girdikleri doğrudur. Bu kadar oyunun içinde zaman zaman hala "benim canım sıkıldı" deyip beni çileden çıkardıkları da doğrudur. İşte hayat böyle akıp giderken onların büyüdüğünün farkına varmadan bizler yaşlanıyoruz... Ayyy pardon yaş alıyoruz diyecektim :D 

Uzmanlara göre yapılan çalışmalarda; babalarıyla daha fazla vakit geçiren çocukların, daha sosyal olduğunu, kendilerine daha fazla güvendiğini, stresle daha kolay baş edip, daha az duygusal sorunlar yaşadığını, okulda daha başarılı bireyler olduğunu ve uzun yıllar eğitim aldığı tespit edilmiş. Bu sebeplerden ötürü babayla geçirilen vakitler, yapılan aktiviteler de çok büyük önem arz etmektedir. Bunu da buraya ekleyip, herkese aileleriyle birlikte geçirecekleri musmutlu, sağlıklı, huzurlu günler dilerim. Allah ağzınızın tadını bozmasın...
Devamını Oku »

25 Mayıs 2017 Perşembe

Çocuklara Eşit ve Adaletli Davranma

Birden fazla çocuğu olan ailelerde en önemli ve hassas konudur, evlatlar arasında adaleti sağlama ve onlara eşit davranma. Tek çocuk sahibiyken, ikinci çocuk fikrini ne zaman düşünsem aklımı hep kurcalayan bir konuydu. İkinci çocuğumu ya Görkem kadar sevemezsem ya da Görkem'i ihmal edersem gibi deli sorular kafamı kurcalarken, çevremden duyduğum bazı tecrübeler bana çok ilginç geliyordu. Nasıl yani ikisini de eşit mi seviyorsun? Yani birini diğerinden hiç mi fazla sevmiyorsun? Azıcık bile mi? diye ısrarlı sorularım oluyordu. Evet aynen öyleymiş gerçekten minnacık bile farkı yok. Eşit oranda ikisini de çok seviyorum. Çünkü her ikisi de benim canımdan kopan can parçalarım ♥

Vicdanımın rahat olması için de tabi bazı konulara dikkat ediyorum. Ama bunu vicdanımı rahatlatayım diye yapmıyorum. İçimden nasıl geliyorsa kendimi nasıl huzurlu hissedeceksem o şekilde davranıyorum. Mesela her ikisini de 27 ay emzirdim. Ha sütüm olmasaydı tabi ki de bu mümkün değildi. Ama benim elimde olan durumlarda hep adil davranmaya çalışıyorum. Görkem'e küçükken hangi kalitede ayakkabı alıyorsam Onur'a da rahat ve kaliteli alıyorum. Onur zaman zaman abisinden kalan kıyafetleri giyiyor. Ama tamamen abisinin kıyafetleriyle büyümüyor. Yeni kıyafetler giymek onun da hakkı...

Görkem büyük olduğu için zaman zaman ayrım yapıldığı düşüncesine varabiliyor. Lakin onun bu düşüncesini çürütecek çok sağlam dayanaklarım var :) Örneğin çerez istiyorlar aynı tip kaseye aynı ölçüde koyduğumu ifade etmem yetmiyor. Hassas mutfak tartısıyla eşit oranda çerez koyarak en azından Görkem'i ikna etmiş oluyorum. Onur henüz onu kavrayamadığı için gözüne birisi daha fazla görünüyor olacak ki o kasede ısrarcı oluyor. Abisi eşitliğin farkında olunca sorunsuz bir paylaşım yaşanıyor. Ya da yine yiyeceklerden bahsedecek olursam. Meyve tabağı hazırlıyorum ve iki tane portakal var. Portakalın birini Görkem'e diğerini Onur'a şeklinde değil de her iki portakalı da yarıya bölerek her ikisine de paylaştırıyorum. Biri ekşiyse her ikisi de ekşiden yesin ya da tam tersi 😉 Kabul 👐 ben bu konuda biraz psikopatça davranabilirim. İçime bu şekilde siniyor. Yastığa başımı koyduğumda vicdan muhasebem ancak bu şekilde tutuyor. 

Maddi anlamda adil davranmaya gelecek olursam yaşlarına göre ihtiyaçları farklı olduğu için ofarklı bir konu yani birine tişört aldım diye diğerine de almıyorum. İhtiyaçlarını ben belirliyorum sonuçta. Hangisinin ihtiyacı varsa ona alıyorum. Ama birinin bad man'i varsa diğerine de süperman'li kıyafet almayı ihmal etmiyorum 😊 Özellikle büyük çocuklar ayrımcılık yapıldığını, kardeşi küçük olduğu için onun daha çok sevildiğini düşünebiliyor. O yüzden birini öpüyorsam diğerini de aynı coşkuyla öpmeye, birini mıncıkladıysam diğerini de aynı heyecanla mıncıklamayı ihmal etmiyorum.

Çocuklar gerçekten sevildiğini hissediyor. Onların hisleri çok güçlü. Bütün davranışların temelinden sevgi yatıyor. Bir çocuk kardeşinin tabağına fazla yiyecek koyduğunuzu aklında tutmaz ama anne-babasının onu gerçekten sevip sevmediğini ya da ayrımcılık yapıldığını çok iyi hisseder ve bunu unutmaz. Bu durum çocukları yalnızlığa itebililir, okul başarısını olumsuz etkileyebilir, kendisine güveni azaldığı gibi depresyona bile girebilir. hatta kardeşine nefret duyabilir.

Ceza vermede de sevmede de adaletli davranacağız. Peki sonra ne olacak dünyayı sevgi yumağı çocuklar saracak 😊 İnşallah yani 💞
Sevgi mühim mesele sevgiyle kalın o zaman 😊
Devamını Oku »

23 Mayıs 2017 Salı

Mangala Zeka ve Strateji Oyunu

Bilinen en popüler zeka ve strateji oyunu Hint kökenli "satrancın" geçmişi 1500 yıl öncesine, Çin kökenli "Go" Oyunu da 4000 yıl öncesine kadar uzanıyor. Urfa - Göbeklitepe kazılarında geleneksel zeka oyunumuz mangalanın benzeri bir zeka oyunu bulunmuş. Göbeklitepe'nin geçmişi M.Ö. 10.000'e dayanıyorsa demek ki en eski zeka oyunu bize ait :) Bu oyunu çocukken arkadaşlarımla oynadığımı çok iyi hatırlıyorum. Topraktan küçük kuyular kazıp, taş toplardık. Onu oynayabilmek için bir de emek harcardık. Yapması ayrı bir keyif oynaması daha da ayrı bir keyifti o zamanlar...

Nasıl Oynanır?
2 kişi ile oynanır. Oyun tahtası üzerinde her oyuncunun önünde 6'şar adet kuyu ve her oyuncunun 1 adet hazine kuyusu bulunmaktadır. Oyuna başlarken her bir kuyuya 4'er adet taş koyulur. Amaç kendi hazinemizde en çok taşı biriktirmektir. İlk başlayan oyuncu avantajlı olduğu için oyuna kura ile başlanır. 4 ana temel kuralı vardır. 
1- İlk başlayan oyuncu 4 adet taşı alır, 1 adet taşı aldığı kuyuya bırakarak sağ tarafa doğru her kuyuya 1 taş bırakır. Elindeki son taş hazinesine denk gelirse, oyuncu tekrar oynama hakkına sahip olur. Eğer kuyuda tek taş varsa sağındaki kutuya koyarak, hamle sırası rakibine geçer. * Her seferinde oyuncunun elinde kalan son taş oyunun kaderini belirler. 

2- Hamle sırası gelen oyuncu kendi kuyusundan aldığı taşları dağıtırken elinde taş kaldıysa, rakibinin bölgesindeki kuyulara da taş bırakmaya devam eder. Oyuncunun elindeki son taş, rakibinin bölgesinde denk geldiği kuyudaki taşların sayısını çift yaparsa (2,4,6,8 gibi) oyuncu o kuyudaki tüm taşların sahibi olur ve onları kendi hazinesine koyar. Hamle sırası rakibine geçer. (Oynarken rakibi en sinir eden kural bu bence :D)))

3- Hamle sahibi taşları kendi kuyusuna dağıtırken, elinde kalan son taş yine kendi bölgesinde yer alan boş bir kuyuya denk gelirse ve boş kuyunun karşısındaki kuyuda da rakibine ait taş varsa hem rakibinin taşlarını alır, hem de kendi boş kuyusuna bıraktığı taşı alıp, hazinesine koyar. Hamle sırası rakibine geçer. 

4- Oyunculardan herhangi birinin bölgesinde yer alan taşlar bittiğinde oyun seti biter. Kendi bölgesinde taşlarını ilk bitiren oyuncu, rakibinin bölgesinde bulunan tüm taşları da kazanır. Dolayısıyla, oyunun dinamiği son ana kadar hiç düşmüyor. Sonuç her an değişebiliyor. 

* Oyun 5 set olarak oynanır. Oyunu kazanan oyuncu 1 puan, kaybeden 0 puan ve berabere bitiren oyuncular 0,5 puan alır. Skorlar toplanır. Puanı fazla olan oyuncu kazanmış olur. 

Mangala; analitik düşünme becerisini geliştirirken, hafızayı güçlendirir. Stratejik düşünme, doğru planlama, matematiksel hesaplama, hızlı ve doğru karar verebilme yeteneği kazandırırken, dikkati ve konsantrasyonu artırır. Mücadele gücünün gelişmesini sağlar. 

Araştırmacı Philip Townshend'e göre bir toplumda, insanlarda en çok beğenilen ve örnek alınan niteliklerden yedisi mangala oyunu ile ilgiliymiş. Sizce de ilginç değil mi?

1-Kurnazlık: Oyunun stratejisini planlamak ve oyun kurallarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmek, 
2-Uyanıklık: Karşısındakinin kurnazlığına karşı savunma ve önlem alma,
3-Önceden Görme: Hazırladığı oyun manevrasına karşı rakibinin tepkisini kestirebilme yeteneği,
4-Esneklik: Beklenmedik durumlara ayak uydurabilme,
5-Direnme: Tüm şaşırtmalara rağmen kendi planını sonuna dek sürdürebilme,
6-Sağgörü: Rakibinden plan ve gücünü gizleyebilme,
7-Bellek: Rakibinin sağgörüsüne rağmen onun durumunu ve gücünü ne denli saklarsa saklasın kestirebilme yeteneği kazandırır. 
Görkem'le mangala oynamaktan çok keyif alıyoruz. Hele hele bu aralar en çok oynadığımız oyun diyebilirim.Geçtiğimiz hafta sonu Antalya'da babaanne ziyaretindeydik. Şans bu ya mangala turnuvası varmış. Ülkemizde federasyonunun kuruluşu bile daha çok yeni olduğu için çok profesyonelce tasarlanmış bişey değildi. Çocuklarını yarış atı kategorisinde turnuvaya katan veliler sayesinde çok adil bir turvuna olmadı ama bizim için önemli olan yaşıtlarıyla oynaması, farklı strateji geliştirmeyi öğrenmesiydi. Mangala'nın yanı sıra diğer zeka oyunlarını da birebir oynama ve inceleme fırsatımız oldu. Çok keyifli bir gün ve etkinlikti.

Çift ve tek sayıları ayırt edebilme açısından, mangala oynamak için alt yaş sınırı olarak 7-8 yaş diyelim. İlla ki almak zorunda da değilsiniz. Yumurta kolilerinden, çay tabaklarından, mukavva kartondan ya da topraktan kuyular kazarak bu oyunu kurabilir, keyifli ve kaliteli vakit geçirebilirsiniz.
Yuvanızdan mutluluk hiç eksik olmasın... 
Sevgilerimle Ülkü...
Devamını Oku »

18 Mayıs 2017 Perşembe

Toprak Ana - Cengiz AYTMATOV

Yıllar yıllar olmuş Aytmatov okumayalı. Neden bu kadar arayı açtığımı da bilmiyorum. En son üniversitedeyken ders kitabı olarak "Cengiz Han'a Küsen Bulut"u okumuştum. Hele bir sorun nasıldı? Hiç bişey hatırlamıyorum. Yazık ya benim lise ve üniversite yıllarımda okuduğum kitaplara. Resmen kısa belleğe atmışım ve hafızama reset atmışım. Sıfır... Ama illa ki okuduğumuz kitaplar hakkında bişeyler hatırlayacağız diye bir kural yok. Kitapları da besin gibi düşünürsek, onlar bizim hem bakış açımızı, hem kelime dağarcığımızı, hem de dünya görüşümüzü geliştirip değiştirir. Hatırlayamadıklarım için de bu şekilde avutayım kendimi ;) Neyse esas kitabımıza gelecek olursak...

Bozkır'ın ortasında bir kırgız köyünde geçen hikaye, Kırgız edebiyatının önemli yazarlarından Cengiz Aytmatov tarafından kaleme alınmış. İkinci dünya savaşının etkilerini konu edinen, topraktan alınan verimin berekete dönüşümünün ustalıkla işlendiği hüzünlü bir hikaye. Tolganay'ın ağzından anlatılan hikaye bir yandan tarımı, toprağın verimini, bereketi ve kıtlığı anlatırken, diğer yandan aşktan bahsediyor sonra birden evlada duyulan hasretle yoğuruyor duygularımızı. Tolganay, eşi ve üç oğluyla birlikte verimli arazileri ekip, geçimini bu arazilerden sağlayarak, huzurlu bir yaşam sürer. Ta ki savaş başlayıp evinin erkekleri birer birer savaşa çağrılıncaya kadar. Evin bütün erkeklerinin savaşa gitmesiyle birlikte köyün tüm sorumluluğunu alır ve ekip sökme işlerinde başa geçirilir. Oğlunun emaneti gelini ile birlikte zorlu yaşam şartlarında tüm köyde ellerinde tohumluk kalmayıncaya kadar tarlaları ekmeye devam ederler. Bir yandan savaşta verilen kayıplar diğer taraftan kıtlık, açlıktan gözünün feri kaçmış çocuklar... 

Savaşta verilen kayıplar, yaşanılan keder öyle güzel tasvirlenmiş ki acıyı bizzat yüreğinizde yaşıyorsunuz. Kitabı okurken, buğday tarlalarında yürüyüp, köyün tavukları arasında dolaşıp, geçen trenlerin tekerleklerinin raylara vurduğu sesleri duyabilirsiniz. İnsanların tarlaların başından birbirlerine seslenirken bağırmaları kulağınıza çalınıyor adeta... Savaşın insanlar üzerindeki o trajediye dönüşen acımasız yanlarını çok iyi gösterip, hissettiriyor. Hikayenin içine sizi öyle bir çekiyor ki, Tolgonay ananın kapı komşusu hatta köşe başında oturan bir köy ahalisi oluveriyorsunuz :) Yazar herşeyi o kadar bizden biri gibi anlatmış ki sayfalarına misafir olduğunuz bu kitapta kendinizi ev sahibi gibi hissedeceksiniz... Ben severim hüznü diyorsanız tam da size göre okuduğunuza pişman olmayacağınız değerli bir eser. Son olarak kitaptan alıntı bir cümle ile sonlandırayım.

"İyilik yola düşen, yoldan toplanan bir şey değildir. Tesadüfen ele geçen bir şey değildir. 
İnsan iyiliği ancak başka bir insandan öğrenir."
Devamını Oku »

16 Mayıs 2017 Salı

Dikkat Güçlendirme Çalışmalarımız

İşte en keyif aldığım konu. Çocuklarla en çok zihinsel faaliyetler ve dikkat çalışmaları yapmak onları bu yönde geliştirmek beni çok mutlu ediyor. Daha küçük yaşlardan itibaren Görkemle çoğu oyunumuz yine bu yöndeydi. Bunun meyvelerini ilkokula başlamasıyla birlikte topladık. Çok faydasını gördüm bu çalışmaların. Çünkü algısı daha açık ve seçici olurken, olayları kavramasının daha kolay olduğunu gördüm. Peki bunun için neler yaptık? 

* Yukarıdaki resimde gördüğünüz Unıque marka doğal ahşaptan yapılmış yapboz, diğerlerine göre biraz daha farklı hem yapısı hem de parçaların yerine oturtma şekli biraz zorlayıcı. Ben bile tek seferde takamıyorum doğru parçayı :)) Hem de çocuklar çok seviyor ara ara çıkarıp kullandığımız yapboz şu an tam Onur'un yaşına hitap ediyor. 

* Aslında bütün yaşamınıza bunu yaymanızı tavsiye ederim. Geçenlerde bir sabah arabayla okula giderken, bir çok apartmanın olduğu bir yerde bir tanesinin 5. katında bir kadın halı silkeliyordu. Bak bak Onur kadın balkonda ne yapıyor diye sordum. Hemen gördü halı silkeliyor cevabını verdi. Peki kadının üzerindeki elbise ne renkti? diye devam ettim. Dikkat etmiş "mavi" dedi. Aferin deyip devam ettik. Böyle yapınca çocuklar her zaman çevrelerini daha dikkatli inceliyor. 

* Her yaş grubuna hitap eden sudoku benim favorilerimdendir. Yine her yaş grubuna göre zorluk derecesi ve ona göre resimli, rakamlı ya da geometrik şekillileri mevcut. Bunun için ayrıca bir kitap almadım. Daha doğrusu piyasada tam istediğim gibisini bulamadım. Ben ne istediğimi ve her ikisi içinde zorluk derecesini bildiğim için daha çok internetten bulup, çıktısını alıp yaptırıyorum. Aslında dikkat gelişimi için her gün düzenli olarak yapılması daha uygun. Ama malum çalışma hayatının içinde her gün evde karşılaştığımız bebelerin ruhsal durumları farklı olduğu için bu pek mümkün olmuyor. Görkem'le 6'lı sudokuya geçtik. Aslında 3-4 aydır kitap okumayı biraz ön plana çıkardım. Ödevleri de çok olunca sudokuyu ihmal ettik. Yine başlasak hiç fena olmaz. Sıkılmadan yapması için her gün ödevlerine başlamadan şu aşağıda gördüğünüz 6'lı gruptan en az 3 tanesini yapması mecburi dilerse daha fazla da yapabiliyordu. Ne demiş atalar ağaç yaş iken eğilir. Küçüklükten itibaren alıştırsanız inanın hiç zor gelmeyecek. 
Çocuklarda su doku ile ilgili görsel sonucu       Çocuklarda su doku ile ilgili görsel sonucu
* Normal yapbozları zaten artık bilmeyen yok. Parça bütün ilişkisi ve tümevarım yöntemi olarak zihinsel faaliyetlerin yine en üst sıralarında yer alıyor. Onur şu an da yardımsız 24 parçalı olanı severek yapabiliyor. Görkem 260 parçalıları kolaylıkla yapıyor. Yapboz her gün yapılırsa sıkabilir. Bir dönem Görkem fazlaca yaptığı için uzaklaşmıştı. Ne demiş atalar azı karar çoğu zarar :) Ne güzel söylemiş atalarımız değil mi?
* Şimdiki okul öncesi dönemi kitapları bir harika. Resimleri öyle canlı, sayfaları öyle dolu ki çocuk olmaya gerek yok bunları sevmek için. Aşağıdaki kitap Onur'un son günlerdeki favorilerinden "Yeti ile Spagetti" kitabından bir içerik. İncelerken biraz büyütürseniz ayrıntıları daha net görebilirsiniz. Evvela kitabı baştan sona okuyoruz, konu bütünlüğünü bozmasın diye, sonrasında bana küçük yeşil topu bulur musun? diyorum. Buluyor. Peki turuncu kalemi bulur musun diye yönergeleri çoğaltıyorum. Bu hem ona oyun gibi geliyor hem kaliteli vakit geçirmeye birebir keyifli bir etkinlik, hem de o farkına varmadan zihinsel faaliyette bulunuyor. 
* Görkem birinci sınıfa başladığında adeda yayıncılıktan dikkat geliştirme setleri almıştım. Birinci kitabı bitirmiş, 2. ve 3. kitaplardaki alıştırmalar birbirinin tekrarı gibi gelince, diğerlerini yapmamıştı. Artık onlar da Onur'a kaldı ;) Zaten karşı olduğum set işi de burada beni doğrulamış oldu. Herkes kendi çocuğunun kapasite ve seviyesini bilir. Bu nedenle bireysel farklılıkları göz önünde bulundurarak etkinlik hazırlamanızı tavsiye ederim. 

* Daha önceki yazılarımda dikkat oyunlarıyla ilgili kutu oyunlarından şurada  ve bir de  burada bahsetmiştim. Hatta önceki yazdıklarımı unutmuşum az kalsın bir kaçından yine bahsedecektim. Neyse ben kendimi tekrar etmeyeyim de çocuğunuz için dikkat ve kutu oyunları düşünüyorsanız tıklayıverin eski yazılarıma :)) 

* Dikkat ve zihin açıcı bir etkinlik olarak çocukların da labirentin sonundaki hedefe varmak için can attıkları keyifli bir etkinlik. Sık sık olmasa da bu da uyguladıklarımız içerisinde çünkü bunlardan okullardaki etkinlik kitaplarının içinde çokça var.
labirent oyunu ile ilgili görsel sonuculabirent oyunu ile ilgili görsel sonuculabirent oyunu ile ilgili görsel sonucu
Dikkat güçlendirme faaliyetlerinden daha yaptığımız bir çok etkinlik ve oyun var. Ama çok uzun yazılar okuyanı da sıktığı için şimdilik bu kadarla bırakayım. Başka bir gün yine devam ederim. 

Tüm evlatlara Allah zihin açıklığı versin. E hadi kalın sağlıcakla... 
Devamını Oku »